Göz, ışığı algılayarak görme duyusunu oluşturan karmaşık ve hayati bir duyu organıdır. Göz anatomisi, temel olarak dış dünyadan gelen ışınları odaklayan optik yapılar ve bu ışığı elektriksel sinyallere dönüştüren sinirsel bir katmandan meydana gelir. Bu harika sistem, kornea ve lens gibi saydam tabakaların ışığı kırmasıyla başlar. Görüntü, en iç katman olan retina üzerine düşürülür ve burada işlenerek görme siniri aracılığıyla beyne iletilir. Her bir parçanın kusursuz uyumu sayesinde çevremizdeki dünyayı üç boyutlu ve renkli olarak algılama yeteneğine sahip oluruz. Bu yapı bizi dünyaya bağlayan en önemli penceremizdir.
| Bilmeniz Gerekenler | Bilgi |
| Göz nedir? | Görme duyusunu sağlayan, karmaşık yapıya sahip duyu organıdır; ışığı algılar, sinyallere dönüştürerek beyne iletir. |
| Gözün temel görevi | Dış ortamdan gelen ışığı toplamak, kırmak, retina üzerine odaklamak ve görsel bilgiyi sinir iletim sistemi aracılığıyla beyne ulaştırmaktır. |
| Gözün dış tabakası | Sklera (göz akı) ve korneadan oluşur; yapısal destek sağlar ve gözü dış etkenlerden korur. |
| Sklera | Gözün beyaz kısmıdır; sert ve fibröz yapıdadır, korneanın devamıdır. |
| Kornea | Şeffaf yapısıyla ışığı kırarak göz içi yapılara iletir; gözün optik sisteminin bir parçasıdır. |
| Orta tabaka (Uvea) | İris, siliyer cisim ve koroidden oluşur; damar bakımından zengindir. |
| İris | Göz rengini belirleyen yapıdır; ortasındaki açıklık (pupilla) ile ışık miktarını ayarlar. |
| Siliyer cisim | Lensin odaklanmasını sağlar; aköz hümör (göz içi sıvısı) üretiminde rol alır. |
| Koroid | Retina ile sklera arasında bulunur; retina tabakasını besleyen damarları içerir. |
| İç tabaka | Retina; görme olayının başladığı sinir tabakasıdır. |
| Lens | Göz bebeğinin arkasında yer alır; esnek yapısıyla ışığı retina üzerine odaklar. |
| Göz boşlukları | Ön kamara (kornea ile iris arası), arka kamara (iris ile lens arası), vitreus boşluğu (lens ile retina arası) olarak üçe ayrılır. |
| Göz içi sıvıları | Aköz hümör (ön ve arka kamarada) ve vitreus jel (arka boşlukta); gözün beslenmesi ve şeklinin korunmasında görev alır. |
| Görme süreci | Işık sırasıyla kornea, ön kamara, lens ve vitreus içinden geçerek retina üzerine odaklanır; burada sinir sinyallerine dönüştürülüp optik sinirle beyne iletilir. |
Göz Küresi Dışarıdan Hangi Katmanlarla Korunur?
Göz küremiz, dış dünyadan gelebilecek tehlikelere karşı onu koruyan sağlam bir dış kılıfa sahiptir. Bu kılıf, iki ana bölümden oluşur ve gözün hem şeklini korur hem de optik sisteminin ilk basamağını oluşturur.
Birincisi sklera dediğimiz, gözümüzün beyaz kısmıdır. Oldukça dayanıklı, lifli bir bağ dokusundan oluşan bu yapı göz küresinin büyük bir bölümünü kaplar ve adeta bir zırh görevi görür. Gözümüzü hareket ettiren kaslar da bu sağlam tabakaya tutunur. Arkada ise beynimizden gelen görme sinirini koruyucu bir şekilde sarar.
İkincisi ise korneadır. Gözün en önündeki, saatin camına benzeyen saydam ve kubbeli tabakadır. Işığın göze girdiği ilk penceredir ve aslında görmemiz için gerekli olan kırma gücünün en büyük kısmını sağlar. Korneanın bu kadar berrak olmasının sırrı, içinde kan damarı bulundurmamasıdır. Bu eşsiz yapı onun hem mükemmel bir optik yüzey olmasını sağlar hem de yaralanmalara karşı hassas olmasına neden olur.
Göz Rengini Veren ve Beslenmesini Sağlayan Yapılar Nelerdir?
Gözün koruyucu dış katmanının hemen altında, damar tabakası ya da tıptaki adıyla uvea yer alır. Bu katman, adından da anlaşılacağı gibi kan damarları açısından çok zengindir ve gözün iç dokularının beslenmesinden sorumludur. Üç bölümden oluşan bu katman, gözün renkli ve işlevsel merkezidir.
Bu katmanın bölümleri şunlardır:
- İris: Göze rengini veren (mavi, yeşil, kahverengi) kısımdır. Ortasındaki boşluğa ise “göz bebeği” diyoruz. İris, bir fotoğraf makinesinin diyaframı gibi çalışır; aydınlık bir ortama girdiğimizde kasılarak göz bebeğini küçültür ve göze giren ışığı sınırlar. Karanlıkta ise gevşeyerek göz bebeğini büyütür ve daha fazla ışığın içeri girmesini sağlar.
- Siliyer Cisim: İrisin hemen arkasında bulunan bu yapı iki önemli görevi üstlenir. Birincisi, göz içi sıvısını (aköz hümör) üretmektir. İkincisi ise içerdiği minik kaslar sayesinde göz merceğinin şeklini değiştirerek yakın ve uzağa odaklanmamızı sağlamasıdır.
- Koroid: Gözün arka duvarını kaplayan, sklera ile retina arasındaki yoğun kan damarı ağıdır. En temel görevi, görme hücrelerinin bulunduğu retina tabakasını beslemektir.
Göz İçinde Görüntü Nerede Oluşur?
Gözün en iç katmanında, sinir hücrelerinden oluşan ve görme olayının gerçekleştiği yer olan retina bulunur. Retina, göz küresinin arka duvarını bir duvar kağıdı gibi kaplar ve adeta bir fotoğraf makinesinin filmi veya dijital sensörü gibi çalışır. Işık, kornea ve lensten geçtikten sonra retina üzerinde odaklanır.
Retina, ışığı algılayan milyonlarca özel hücre içerir. Bu hücreler iki tiptir:
Koni hücreleri: Renkli görmemizi ve detayları net bir şekilde seçmemizi sağlarlar. Özellikle retinanın merkezinde, “makula” veya “sarı nokta” olarak bilinen bölgede yoğunlaşmışlardır. Kitap okurken, bir yüzü incelerken veya araba kullanırken kullandığımız keskin görme yeteneğimizi koni hücrelerine borçluyuz.
Çubuk hücreleri: Loş ışıkta ve gece görmemizi sağlarlar. Renkleri ayırt edemezler ancak ışığa karşı çok hassastırlar. Retinanın daha çok kenar kısımlarında bulunurlar ve çevresel görüşümüzden sorumludurlar.
Retinadaki bu hücreler, ışık enerjisini elektrik sinyallerine dönüştürür. Bu sinyaller, yine retina içindeki diğer sinir hücreleri tarafından işlenir ve optik sinir (görme siniri) aracılığıyla beyne gönderilir. Görüntünün yorumlandığı ve “görme” eyleminin tamamlandığı yer ise beynin görsel merkezidir.
Göz Küresinin İçini Dolduran Sıvıların Görevleri Nelerdir?
Gözümüzün içi boş değildir; aksine, ona şeklini veren ve içindeki hassas dokuların sağlıklı kalmasını sağlayan iki farklı türde özel sıvı ile doludur.
Bunlardan ilki aköz hümördür. Gözün ön kısmında, yani kornea ile lens arasında bulunan boşlukları dolduran berrak, su benzeri bir sıvıdır. Siliyer cisim tarafından sürekli olarak üretilir ve yine gözün ön kısmındaki özel kanallardan (trabeküler ağ) süzülerek kan dolaşımına geri döner. Bu sürekli üretim ve boşalım döngüsü, göz içi basıncının (göz tansiyonu) belirli bir seviyede kalmasını sağlar. Ayrıca kan damarı içermeyen kornea ve lensin beslenmesini de bu sıvı üstlenir. Adeta gözün ön segmentinin can suyu gibidir:
İkinci sıvı ise vitreus hümördür. Göz küresinin arka tarafındaki en büyük boşluğu dolduran şeffaf, yumurta akı kıvamında, jel benzeri bir maddedir. Aköz hümörün aksine sürekli yenilenmez. Temel görevi, göz küresinin yuvarlak şeklini korumak ve retina tabakasını yerinde tutarak ona destek olmaktır. Yaşla birlikte bu jelin yapısı bozulabilir ve içinde küçük topaklanmalar oluşabilir. İşte “uçuşan cisimler” olarak tarif ettiğimiz o küçük noktacıklar veya iplikçikler genellikle bu değişimden kaynaklanır.
Göz Küresini Koruyan ve Hareket Ettiren Yardımcı Yapılar Hangileridir?
Göz küresi, tek başına değildir. Onu koruyan, destekleyen ve işlevini en iyi şekilde yerine getirmesini sağlayan bir dizi yardımcı yapı ile çevrilidir. Bu yapılara “göz ekleri” veya “adnexa” adını veriyoruz.
Orbita, yani göz çukuru, göz küresini, onu hareket ettiren kasları, sinirleri, damarları ve darbelere karşı yastık görevi gören yağ dokusunu barındıran kemik bir yuvadır. Bu sağlam kemik yapı gözü ciddi travmalardan korur.
Gözümüzü her yöne çevirmemizi sağlayan altı adet göz dışı kas bulunur. Bu kaslar, beyinden gelen komutlarla inanılmaz bir uyum içinde çalışarak her iki gözün de aynı anda aynı noktaya odaklanmasını sağlar. Bu kasların temel hareketleri şunlardır:
- İçe bakma
- Dışa bakma
- Yukarı bakma
- Aşağı bakma
- İçe ve dışa doğru döndürme
Ayrıca göz kapakları, gözü dış etkenlerden, yabancı cisimlerden ve aşırı ışıktan koruyan en önemli bariyerimizdir. Kırpma hareketiyle gözyaşını göz yüzeyine yayarak kurumasını önlerler. Kirpikler ise toz gibi küçük parçacıklara karşı bir filtre görevi görür.
Göz yüzeyini ve kapakların içini örten ince, şeffaf zar olan konjonktiva, gözün kayganlığını sağlar.
Son olarak gözyaşı sistemi, gözün sürekli nemli ve temiz kalmasından sorumludur. Gözyaşı bezleri tarafından salgılanan gözyaşı, göz yüzeyini yıkayıp mikroplardan arındırdıktan sonra, gözün iç köşesindeki küçük kanallardan burun boşluğuna akar. Bu yüzden ağladığımızda burnumuzun da akması tamamen normal bir durumdur.
Gözün Saydamlığını Sağlayan Dokuların Mikroskobik Yapısı Nasıldır?
Gözümüzün net görebilmesi için ışığın retinaya ulaşana kadar geçtiği ortamların tamamen saydam olması gerekir. Bu görevi üstlenen iki ana yapı kornea ve lenstir. Bu dokuların mikroskobik yapıları, saydamlıklarını korumak için özel olarak tasarlanmıştır, ancak bu tasarım aynı zamanda onları hassas ve yenilenme kapasitesi sınırlı hale getirir.
Korneanın mikroskobik yapısı beş katmandan oluşur. En dıştaki epitel tabakası, sürekli kendini yenileyen bir koruyucu yüzeydir. Altındaki stroma tabakası ise kornea kalınlığının büyük kısmını oluşturur ve mükemmel bir düzen içinde dizilmiş kollajen liflerinden meydana gelir. Işığın saçılmadan geçmesini sağlayan da bu kusursuz düzendir. En içte ise tek sıra hücreden oluşan endotel tabakası yer alır. Bu hücreler, adeta minik pompalar gibi çalışarak stromadaki fazla suyu sürekli olarak dışarı atar ve korneanın şişip bulanmasını önler. Endotel hücreleri kendilerini yenileyemezler, bu nedenle sayıları yaşla veya hastalıkla azaldığında kornea saydamlığını yitirir.
Göz merceği yani lens, yapısı itibarıyla bir soğanı andırır. Ömür boyu yeni liflerin eskilerinin üzerine eklenmesiyle büyür. Bu lifler, saydamlığı en üst düzeye çıkarmak için olgunlaşma sürecinde çekirdeklerini ve diğer tüm organellerini kaybederler. İçleri, “kristalin” adı verilen özel proteinlerle doludur. Bu proteinlerin yapısının zamanla, özellikle UV ışığı gibi etkenlerle bozulması, lensin saydamlığını kaybetmesine ve “katarakt” dediğimiz bulanıklaşmaya yol açar.
Göz Işığı Nasıl Odaklar ve Görüntüyü Nasıl Oluşturur?
Görmek, fizik ve biyokimyanın iç içe geçtiği sihirli bir süreçtir. Her şey, dış dünyadan gelen ışık ışınlarının gözümüze girmesiyle başlar. Göz, bu ışınları alıp retina üzerinde net bir görüntüye dönüştüren sofistike bir optik sistemdir.
Işık ilk olarak korneaya çarpar ve burada büyük ölçüde kırılır. Ardından göz bebeğinden geçerek lense ulaşır. Lensin görevi, bu kırma işlemine ince ayar yapmaktır. Uzağa bakarken lensimiz daha yassı bir haldedir. Ancak yakındaki bir nesneye, örneğin bir kitaba bakmak istediğimizde, “akomodasyon” dediğimiz bir refleks devreye girer. Göz içindeki siliyer kaslar kasılır, lense bağlı lifler gevşer ve lensin kırıcılığı artarak daha şişkin bir hale gelir. Bu sayede yakın nesnelerden gelen ışınlar da retina üzerinde net bir şekilde odaklanır. Bu sırada göz bebeklerimiz de hafifçe küçülür ve gözlerimiz içe doğru kayar. Bu üçlü reflekse “yakın cevabı” denir.
Işık retina üzerine düştüğünde ise işin biyokimyasal kısmı başlar. Retinadaki milyonlarca fotoreseptör (ışık algılayıcı) hücrenin içinde, ışığa duyarlı pigmentler bulunur. Bir ışık fotonu bu pigmente çarptığı an, bir domino etkisi başlar. Bu çarpışma, pigmentin şeklini değiştirir ve bu da hücre içinde bir dizi kimyasal reaksiyonu tetikler. Sonuç olarak ışık enerjisi, beynin anlayabileceği bir dile, yani elektriksel bir sinyale dönüştürülür. Bu ilk sinyal, retinadaki diğer sinir hücrelerine aktarılır, işlenir ve son olarak görme siniri aracılığıyla beyne gönderilir. Tüm bu karmaşık süreç saniyenin binde birinden daha kısa bir sürede gerçekleşir.
Göz Tansiyonu (Glokom) Nedir ve Neden Oluşur?
Halk arasında “göz tansiyonu” veya “karasu” olarak bilinen glokom, ilerleyici ve sinsi bir optik sinir hastalığıdır. Genellikle belirti vermeden ilerlediği için “sessiz görme hırsızı” olarak da anılır. Hastalığın temelinde, göz içi basıncının, görme sinirinin dayanabileceğinden daha yüksek seviyelere çıkması yatar.
Gözümüzün içindeki basınç, göz içi sıvısı olan aköz hümörün üretimi ve boşaltılması arasındaki hassas dengeyle sağlanır. Bu durumu sürekli olarak musluğu açık olan ve gideri bulunan bir lavaboya benzetebiliriz. Musluktan akan su (sıvı üretimi) ile giderden boşalan su (sıvı emilimi) dengede olduğu sürece lavaboda su birikmez. Glokomda olan şey ise, musluğun çok açılması değil giderin tıkanmasıdır.
Gözdeki bu “gider”, trabeküler ağ adı verilen süngerimsi bir dokudur. Yaşla birlikte veya çeşitli nedenlerle bu dokunun süzme işlevi bozulur. Sıvı yeterince hızlı boşalamaz, göz içinde birikmeye başlar ve bu da göz içi basıncını yavaş yavaş yükseltir. Bu yüksek basınç, en hassas yapı olan görme sinirine mekanik olarak baskı yapar ve kan akımını bozarak sinir liflerinin zamanla ölmesine neden olur. Bu hasar geri döndürülemez ve ilk olarak çevresel görmede kayıplara yol açar. Hasta bu durumu ancak hastalık çok ilerlediğinde, adeta bir borunun içinden bakıyormuş gibi hissettiğinde fark edebilir. Bu yüzden erken teşhis hayati önem taşır.
Göz Tansiyonu Hastalığının Tedavi Yöntemleri Nelerdir?
Glokom tedavisindeki temel amaç göz içi basıncını düşürerek görme siniri üzerindeki hasarın ilerlemesini durdurmak veya yavaşlatmaktır. Mevcut hasarı geri döndürmek mümkün olmasa da doğru tedavi ile kalan görme korunabilir. Tedavi yöntemleri kişiye özel olarak planlanır ve genellikle birkaç basamaktan oluşur.
Tedavide kullanılan göz damlaları başlıca şunlardır:
- Prostaglandin analogları
- Beta blokerler
- Alfa-adrenerjik agonistler
- Karbonik anhidraz inhibitörleri
- Miyotikler
Bu damlalar ya göz içi sıvısının üretimini azaltarak ya da gözden çıkışını kolaylaştırarak etki gösterirler. Tedavinin başarılı olması için damlaların her gün, düzenli olarak ve doktorun belirttiği şekilde kullanılması kritik öneme sahiptir.
İlaç tedavisinin yetersiz kaldığı veya hasta tarafından kullanılamadığı durumlarda lazer tedavileri gündeme gelir. Selektif Lazer Trabeküloplasti (SLT), en sık kullanılan yöntemdir. Bu işlemde, sıvının boşaldığı tıkalı kanallara düşük enerjili bir lazer uygulanarak bu bölgenin yeniden canlanması ve sıvıyı daha iyi süzmesi sağlanır. Ağrısız, kısa süren bir poliklinik işlemidir ve etkili bir tedavi seçeneğidir.
Lazer ve ilaç tedavisine rağmen göz içi basıncı kontrol altına alınamıyorsa, cerrahi yöntemlere başvurulur. Trabekülektomi ameliyatında, göz sıvısının tıkalı doğal kanalları atlayarak dışarı akmasını sağlayan yeni bir yol oluşturulur. Glokom drenaj implantları (tüp ameliyatları) ise daha karmaşık vakalarda, göz içine yerleştirilen ince bir tüp aracılığıyla sıvının göz arkasına yönlendirilerek emilmesini sağlar.
Yaşla Birlikte Göz Sağlığında Görülen En Yaygın Sorunlar Hangileridir?
Yaşlanma, vücudumuzdaki tüm organlar gibi gözlerimizi de etkileyen doğal bir süreçtir. Bu süreçte bazı göz hastalıklarının görülme sıklığı artar. Bunların başında katarakt, presbiyopi (yakın görme sorunu) ve sarı nokta hastalığı gelir.
Katarakt, gözümüzün içindeki doğal merceğin saydamlığını kaybederek buzlu bir cam gibi bulanıklaşmasıdır. Bu durum görmenin giderek azalmasına, renklerin soluk ve sarımsı görünmesine, gece araba kullanırken ışıkların dağılmasına ve gözlük numaralarının sık sık değişmesine neden olabilir. Kataraktın ilaçla tedavisi yoktur; tek çözüm, cerrahi olarak bulanıklaşan merceğin alınıp yerine yapay, şeffaf bir göz içi merceğinin yerleştirilmesidir. Günümüzde bu ameliyat, dikişsiz ve çok kısa süren fakoemülsifikasyon tekniği ile oldukça başarılı bir şekilde yapılmaktadır.
Presbiyopi, genellikle 40-45 yaşlarından sonra ortaya çıkan, yaşa bağlı yakın görme zorluğudur. Gençken esnek olan göz merceğimiz, yaşla birlikte sertleşir ve yakın nesnelere odaklanma yeteneğini (akomodasyon) kaybeder. Bu nedenle telefon ekranı, kitap veya menü gibi yakın nesneleri net görebilmek için uzaklaştırma ihtiyacı duyarız. Presbiyopi, yakın gözlükleri, kontakt lensler veya cerrahi yöntemlerle düzeltilebilir.
Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu (Sarı Nokta Hastalığı), retinanın merkezindeki keskin ve detaylı görmeden sorumlu olan makula bölgesinin hastalığıdır. İki ana tipi vardır:
- Kuru Tip
- Yaş Tip
Sarı Nokta (Makula Dejenerasyonu) Hastalığı Nasıl Tedavi Edilir?
Sarı nokta hastalığının tedavisi, hastalığın tipine (kuru veya yaş) ve evresine göre farklılık gösterir. Tedavideki amaç hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak ve görme kaybını en aza indirmektir.
Kuru tip sarı nokta hastalığının kesin bir tedavisi henüz bulunmamaktadır. Ancak yapılan büyük bilimsel çalışmalar belirli vitamin ve mineralleri içeren özel gıda takviyelerinin (AREDS2 formülasyonu), hastalığın ileri evreye geçiş riskini azaltabildiğini göstermiştir. Bu nedenle orta ve ileri evre kuru tip hastalarına bu takviyeler önerilebilir. Bunun yanı sıra sağlıklı beslenme, sigaradan uzak durma ve UV korumalı güneş gözlüğü kullanma gibi yaşam tarzı değişiklikleri de hastalığın ilerlemesini yavaşlatmada önemlidir.
Yaş tip sarı nokta hastalığı ise daha acil ve aktif bir tedavi gerektirir. Bu tipte temel sorun, makula altında oluşan anormal ve sızıntı yapan yeni kan damarlarıdır. Tedavinin temelini, bu damarların büyümesini tetikleyen “Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü” (VEGF) adlı maddeyi bloke eden ilaçlar oluşturur. Bu Anti-VEGF ilaçlar, çok ince bir iğne ile doğrudan göz içine enjekte edilir. Bu işlem sanıldığının aksine ağrısızdır ve saniyeler içinde tamamlanır. Enjeksiyonlar, anormal damarların gerilemesini ve sızıntının durmasını sağlayarak görmenin stabil kalmasına, hatta bazı hastalarda artmasına yardımcı olabilir. Tedavi genellikle aylık enjeksiyonlarla başlar ve hastanın durumuna göre enjeksiyon aralıkları ayarlanır. Erken teşhis ve düzenli tedavi, yaş tip sarı nokta hastalığında görmeyi korumak için en önemli anahtardır.
Şeker Hastalığının (Diyabet) Göze Etkileri Nelerdir?
Diyabet, kan şekerinin sürekli yüksek seyretmesiyle vücuttaki tüm küçük kan damarlarına zarar veren kronik bir hastalıktır. Göz, bu durumdan en çok etkilenen organların başında gelir. Diyabetin retinadaki kan damarlarında yaptığı hasara diyabetik retinopati denir ve bu durum özellikle çalışan yaştaki bireylerde önlenebilir körlüğün en önemli nedenlerinden biridir.
Hastalık genellikle iki ana evrede ilerler.
- Non-proliferatif retinopati (NPDR): Bu başlangıç evresidir. Retinadaki küçük damarların duvarları zayıflar ve dışarıya sıvı ve kan sızdırmaya başlar. Damarlarda küçük baloncuklar (mikroanevrizmalar) oluşur. Eğer bu sızıntı, keskin görme merkezimiz olan makulada meydana gelirse, “diyabetik makula ödemi” gelişir ve bu durum merkezi görmede bulanıklığa neden olur.
- Proliferatif retinopati (PDR): Bu hastalığın ileri evresidir. Retinadaki yaygın damar hasarı nedeniyle dokular yeterince oksijen alamaz hale gelir. Vücut, bu oksijen açlığını gidermek için yeni kan damarları oluşturmaya çalışır. Ancak bu yeni oluşan damarlar (neovaskülarizasyon) son derece anormal, zayıf ve kırılgandır. Kolayca kanayarak göz içini doldurabilir (vitreus hemorajisi) ve ani görme kaybına yol açabilirler. Ayrıca bu damarların etrafında oluşan nedbe dokusu büzüşerek retinayı yerinden koparabilir (traksiyonel retina dekolmanı).
Diyabetin Göze Verdiği Hasarlar Nasıl Yönetilir?
Diyabetik retinopatinin yönetiminde en temel ve en önemli adım, hastalığın kendisine neden olan durumu yani diyabeti kontrol altına almaktır. Kan şekeri, kan basıncı ve kan lipitlerinin (kolesterol, trigliserit) ideal seviyelerde tutulması, retinopatinin ortaya çıkmasını geciktirebilir ve ilerlemesini yavaşlatabilir. Ancak bu önlemlere rağmen retinopati geliştiyse veya ilerlediyse, çeşitli göz tedavileri devreye girer.
Tedavi seçenekleri, hastalığın evresine ve etkilediği bölgeye göre belirlenir. Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:
- Göz içi enjeksiyonlar (Anti-VEGF): Özellikle diyabetik makula ödemi tedavisinde ilk tercihtir. Göz içine enjekte edilen bu ilaçlar, damarlardan sıvı sızıntısını azaltır, makuladaki şişliği giderir ve görmenin artmasını sağlayabilir.
- Lazer fotokoagülasyonu: Bu tedavinin iki farklı uygulama şekli vardır. “Fokal/Grid Lazer” makula ödeminde sızıntı yapan belirli damarları hedef alırken, “Panretinal Fotokoagülasyon (PRP)” ileri evre proliferatif retinopatide kullanılır. PRP’de retinanın çevresel kısımlarına binlerce küçük lazer yanığı yapılarak oksijen ihtiyacı az olan bölgeler devre dışı bırakılır. Bu sayede anormal yeni damarların gerilemesi ve kanama riskinin azalması hedeflenir.
- Vitrektomi ameliyatı: İleri vakalarda, özellikle göz içi kanaması (vitreus hemorajisi) temizlenmiyorsa veya retinada çekintiye bağlı dekolman gelişmişse vitrektomi ameliyatı gerekir. Bu ameliyatta, göz içindeki kanlı veya çekinti yapan vitreus jeli temizlenir ve retina tekrar yerine yerleştirilir.

